The Love Witch (2016)

The Love Witch fragmanını geçen yıl ilk izlediğimde gösterimden kalktığını sanıp üzülmüştüm. Ama birkaç ay önce film festivalinde oynadığını öğrendim tesadüfen. Festival falan çok sevsem de takip edemiyorum. Bu da gittiğim tek film oldu. Bileti çok geç aldığım için en ön sıradan, gözlerim kör olarak ve kadrajın dörtte üçlük kısmını pek idrak edemeyerek seyretmeme rağmen keyif aldım.

Hareketli ve eğlenceli bir seyir sunmasına rağmen biraz durup hmmm diye düşündüğüm noktaları yok değil. Ama önce güzel yönlerinden bahsedelim. Hikayesi klişe aslında, aşkı arayan bir kadın. Daha doğrusu bir "cadı" diyelim. Bu yönden adını olduğu gibi yansıtıyor. Ama bana kalırsa filmi ilginç kılan yönü hikayesi değil de karakterleri, görselliği ve üslubu.
Özellikle 1970'ler yansımaları çok keyifliydi. Bir "dönem filmi" diyebileceğimizi sanmıyorum. Çünkü günümüz dünyasına ait unsurların yokluğundan söz edemeyiz. 70'ler yaşam stilinin fanı bir grup insanın yaşadığı paralel dünyaya konuk olduğunuzu varsayıyorsunuz. Ya da bu dönemin hayranları tarafından çekildiğini, ki yönetmenin açıklamaları bunu doğruluyor. Daha çok bir parodi havası var. Dönemin elementlerini ağırlıklı olarak kullanarak modern bir film çekmiş. Işıklandırma ve kamera efektleri (dönen kaleydeskop suratlar ve baygın bakışlara bol bol zoom yapma) kostümler, makyaj, dekor (ki çoğunun yönetmenin elinden çıkma olduğu söyleniyor) hep 70'ler dönemine bağlı kalınmış. Ama bu daha çok "vintage" etkisi vermiş, bizzat döneme ait olma çabası yok. Cosplay cafe'de film çekilen bir filmi izlemek gibi... Bu eğlenceli detayları hesaba kattığımızda özgün bir iş çıkardığını söyleyebiliriz sanırım.

Film eğlenceli ve keyifli olabilir ama hafif tekinsiz bir yanı ve korku filmlerine özenen bir havası var. Karakterin bir cadı olması ve önüne gelen bütün erkekleri (sevgiden) öldürmesi ister istemez gidişatı değiştiriyor tabii.
Elaine karakterine kimi zaman pek katılmasam da sempati duymadan edemedim. Zaten o olmasaydı ne dekor ne de kaleydeskop efektleri gözümüzü boyayabilirdi. Çoğunlukla anlatıcı konumda ve etrafındakileri çaktırmadan iç sesiyle yargılamasını dinliyoruz. Kendisi bir cadı ve tatlı tatlı büyüler yapıyor, hamarat hamarat iksirler karıştırıyor, sanat sepetle uğraşıyor. Doğayla bütünleşen ve Pagan öğretilerini baz alan Wiccanlara daha yakın. Bu anlamda sinemada cadıların o saf kötü, tehlikeli, insanlıktan uzak temsilinden farklı bir cadı profili görüyoruz. Evet, Elaine'in kesinlikle tehlikeli bir yanı var ama bu cadılıktan değil de doğru/yanlış algılarının çarpıklığından kaynaklanıyor bence. Geçmişte yaşadığı travmalar onu bu tarz düşünmeye itmiş ve iç huzurunu yakaladığını sanmasına rağmen hala psikolojik problemleri var. Klasik bir femme fatale'den öte olarak kompleks bir karakter olması güzel ama bu kadar analiz etmememiz gerekiyor belki de. Onun tek isteği sevmek ve sevilmek. Bu konuya fazla takık olması BİRAZCIK sorun yaratıyor olabilir.

Sevmeye ve sevilmeye odaklanmasıyla filmin bir problemi yok, olayı bu yani. Ama benim problemim var. Elaine'e çok ısınsam da hayatının erkeğini bulmak için bu denli uğraşması, kimi zaman şaibeli yöntemlere başvurması, hatta bu işe kendini tamamen adamasını benim kafam almıyor. Kendine yetebilen güçlü bir kadın, üstelik ilişkiler konusunda pek bilge. Ama bu bilgeliğin kimi zaman "kadın erkeğe sevgi vermeli, erkek güçlü olup kadınını korumalı" seviyesine indirgemesi biraz üzdü doğrusu. Elaine çoğunlukla bunu bir flört taktiği olarak uyguluyor tabii. Kendisinin kadınları erkeklerden daha üstün gördüğünü gayet net anlayabiliyoruz. Ki yönetmen Anna Biller'ın da bu yönde düşündüğüne dair açıklamaları var. Hatta birçok izleyicinin bunu sarkazm sanmasından rahatsız oluyormuş. Ben Elaine'le inceden dalga geçtiğini hiç düşünmedim. Filmin kanlı elinde hançer tutan Elaine pozlarıyla pazarlandığını düşünürsek zaten filmin "erkek öldüren feminist" havası var biraz. Ve ben de bu kısımlarında deli gibi eğlenip coştuğumu hiç saklamayacağım.

Katılmadığım nokta ilişkide kadın/erkek rolleri oluşturup bunlara çok fazla anlam yüklemesi, belirli kalıplarda fazla takılı kalması. Mesela Balık Burcu erkekler hakkında söylediklerini çok net hatırlıyorum. Güçsüz oldukları için asla güvenilmemesi gerektiğini, hatta onlardan tiksindiğini söylüyordu. Ben de Balık ağlaklığının meraklısı değilim ama sorunum güçsüzlükleri değil, boktan dertlerini fazla önemseyecek kadar bencil olmaları.

Özetle, yönetmen feminen güce odaklanmaya çalışıp bunda başarılı da olmuş doğrusu. Sorun güçsüz olanları aşağılarken (kazara) feminenliği de aşağılıyor olması.
The Love Witch'i izlerken çok eğlendim. Hayır, filmi şaka olarak gördüğüm için değil. Aslında onu gayet ciddiye alıyorum. Bazı katılmadığım yönleri olsa da Elaine'in içindeki gücü ve sevgiyi aradığı o tuhaf yolculuğunu sevdim. Anna Biller'ın özgün üslubunaysa hayran kaldım. Sonraki filmlerini takipte olacağım!

Yorumlar