24 Nisan 2017

The Handmaid's Tale - Margaret Atwood

Damızlık Kızın Öyküsü edebi açıdan büyük öneme sahip bir roman hiç şüphesiz. Ama kitabın feminist şöhretini duyarak okumaya karar verengiller arasına beni de katabilirsiniz. Özellikle şu sıralar yeniden revaçta. Bu bir tesadüf değil. Brexit ve Trump şokları derken sağın global çaplı yükselişiyle doğan endişeler distopik dünyalara ciddi gözle bakılmasını sağladı belki de. Margaret Atwood'un yarattığı dünyanın bizi bu kadar etkilemesinin sebebi de gerçeğe en yakın distopyalardan olması aslında. O kadar gerçek ki dünya üzerinde, yanı başımızda, hatta içimizde bunun gibi ya da bundan daha beter örnekleri gösterebiliriz.

Bu kadar politik bir roman hakkında yorum yapmak beni aşar diye burada bahsetme konusunda çekincelerim vardı. Ama dizi uyarlamasının fragmanını gördüğümden beri heyecan içindeyim ve birkaç gün içinde ilk bölümünün yayınlanmasının şerefine iki çift laf edelim bakalım. Dizi bitince ayrıca gelip dırdır etmeyi planlıyorum, haydi hayırlısı...

Son olarak belirteyim, hikayeden ayrıntılı bir şekilde bahsetmeyeceğim, spoiler vermeyeceğim. Bu kitabın değinilmesi gereken çok fazla noktası var ve beni biliyorsunuz, kendini az ve öz şekilde ifade etme sanatını pek beceremem. Ki becerebilseydim de politik açıdan ne kadar doğru olurdu bilemem.

Disclaimer'ımızı da yaptık, tamam tamam hadi giriyorum konuya.

Hikaye

Koskoca "özgürlükler ülkesi" Amerika gitmiş, baskı ve korku ile yönetilen Gilead gelmiş. Kendi içinde sosyal sınıflar oluşturmuş, yasakçı muhafazakar zihniyet hakim olmuş. İnsan eliyle doğanın dengesi bozulmuş ve kısırlık sorunu vuku bulmuş. Hiyerarşinin en tepesindeki pek kıymetli Komutanların soyunu devam ettirmesi lazım. Sefalet içinde yaşayan bir sürü insan var ama biz kadınların hayatlarına odaklanıyoruz. Damızlık kızların hayatlarına. Fazlasıyla spoiler veren Türkçe çevirisi sağolsun ayrıntıya girmeme gerek kalmadı sanırım.

Hikayeye Offred'in gözüyle bakıyoruz, hatta onun sıradan bir günü vasıtasıyla giriyoruz hikayeye. Tam ortasından. Offred yaşadığı dünyayla ilgili küçük ipuçları verirken taşları kendimiz yerine oturtmak zorundayız. Bana kalırsa Cesur Yeni Dünya gibi her şeyin en baştan enine boyuna açıklanmasına göre daha etkili bir giriş. Ana karakter günümüz dünyasından Gilead'ın oluşmasına giden sürece yakınen tanık oluyor. Yani hikaye uzak gelecekte geçmiyor, 'şimdi' ile bağlantılı. Bu yüzden çok fazla flashback var ve bunların belli bir zamansal sırası yok. İlk başta kafamı karıştırdı bu durum. Ama hikayenin içine girdikçe, yazar daha fazla ipucu verdikçe su gibi akmaya başlıyor.

Atwood'un dilinin ne kadar sade olduğunu görünce çok şaşırmıştım. Hatta birkaç bölüm sonra Türkçe çevirisini bırakıp orjinalinden okumaya başladım. Kurduğu cümlelerin basitliği hikayenin ağırlığını hafifletmiyor ama. Belki bu da kitabın üstümüzde bıraktığı o tuhaf çarpıcı etkiyi güçlendiren unsurlardan biridir.

'O tuhaf etki'den biraz daha bahsetmek istiyorum aslında. Evet, politik bir kitap. Distopya türü içine giriyor sanırım. Ama psikolojiyi alt üst eden, rahatsız edici, boğucu bir gerilim/korku romanı okuyormuş gibi hissettim her seferinde. Tıpkı yazarın sade dili hikayenin ağırlığını nasıl ortaya çıkarıyorsa ana karakterin kayıtsız anlatımı çok daha yoğun duygular hissetmemizi sağlıyor. En çok hangisini hissettim bilmiyorum; çoğunlukla öfke, eh makul derecede korku ve umutsuzluk, biraz da hırs ve intikam. Aynı şekilde okuyucuyu her anında germesine rağmen çok durgun bir kitap. Bu benim için epey beklenmedik oldu. Sürekli devrim, savaş, mücadele beklentisi içindesiniz ama hayır, aksiyon neredeyse sıfır. Hatta hikayenin büyük kısmı tek bir odada geçiyor. Tüm bunlara rağmen nasıl üstümden kamyon geçmiş gibi hissettiğimi, sinirlerimin nasıl çöktüğünü düşünürsek Atwood biz okuyucularıyla çok iyi oynuyor. Son darbeyi de 30 yıl önce yayınlandığını öğrendiğimde yedim. Yıllardır aynı kabustan korksak da pek yol alamamışız belli ki.

Karakterler

Offred: Ana karakterimiz hakkında söylenecek bir sürü şey var. Ama önce adından başlamak lazım. Bendeki çeviride aynı şekilde bırakmışlar ama kimi çevirilerde Fredinki olarak geçiyormuş sanırım. Cuk oturmuş ha. Bu ismin ne ifade ettiğini anında çakamadım doğrusu. Jeton düştüğünde gelen aydınlanma hissi birkaç saniye içinde kan çekilmesine dönüştü. Evet, şu meşhur "böyle bir şey olabilir mi?" tepkisini veriyorsunuz ama Atwood olmayan bir şeyi sunmamış aslında. Daha çok gözümüzün önüne getirip sallamış. Günümüz dünyasında, cinsiyet eşitliğinin daha nadir görüldüğü Batı'da bile mesleğinde tanınmış bir kadının, hatta bir Hollywood yıldızının dahi ismiyle değil "Y'nin karısı" olarak anıldığına kaç kere şahit olduk. En basit örnek yani. Kadınların birilerinin malı olarak var olduğu zihniyet Gilead'a özgü değil.

Offred bu yeni sisteme uyum sağlamış, kendinden bekleneni yapan, kısaca hayatını devam ettirmeye odaklanmış bir karakter. 'Survivor' demek en doğrusu olur sanırım, her ne kadar bu kelimenin içi -alınmaca gücenmece yok- boktan yarışma yüzünden boşaltılmış olsa da... Bu yönüyle beni büyük hayal kırıklığına uğrattığını hatırlıyorum. Ben tabii ki intikam yemini etmiş, hırslı bir savaşçı bekliyordum. Offred ise pasif bir karakter. Ama bir yandan da sempati duymadan, hak vermeden edemiyorsunuz. Çünkü onun da daha en baştan bizzat söylediği gibi, gidecek başka yer yok. Kaçma ya da kaderini değiştirme şansın varsa dahi sonucun sefalet olmadığı bir çözüm yok. Bu kısmı romanı boğucu ve karamsar yapan kısımlardan biri sanırım. Atwood karakterlerini öylesine kapana kıstırmış ki yarattığı hissiyat klostrobi derecesine varıyor. Bu yüzden Offred bebek doğurma makinesi görevini kabul ederek kendini aşağılayan bir konuma düşürmeyi kabul ediyor. Çünkü Gilead'da doğurgan bir kadın için daha iyi bir seçenek yok.

Evet, Offred otoriteye başkaldıran bir asi, dünyayı değiştirme yoluna baş koymuş şanlı bir kahraman değil. Yazar tarafından yapılmış gayet bilinçli bir seçim olduğu ortada. Ayrıca anlatıcı pozisyonu üstlendiğini unutmadım. Onun bu sessiz ama derinden gözlemleri öfkeden gözü dönmüş birine kıyasla çok daha etkili. Olan bitene şaşırmaktan çok içimiz ürperiyor. Kitabın durgun ama diken üstünde atmosferini oluşturan unsurlardan biri de Offred'in bu pasif duruşu sanırım. Kayıtsız gibi görünse de tam anlamıyla vazgeçmiş değil. İçinde bir ateş yandığını biliyoruz. Yine de, özellikle hikayenin sonlarına doğru koyvermesi biraz saç baş yoldurmuştu. Sanırım kitabın en sevmediğim bölümleri burasıydı.

Komutan Waterford: Tipik bir beyaz erkek. Amca, daha doğrusu. Onu uzun süre hiç tanımadığımız için kendi işine bakan, derinlemesine tanıma zahmetine girmeyeceğimiz birisi sanmıştım. Sonra bu mesafeli ve tek boyutlu halinden çıktı. Keşke çıkmasaydı. Onu tanımak hikayenin bir yandan en ilginç bir yandan da en sinir bozucu kısımlarından biriydi sanırım. Hikayenin baş kötülerinden biri ama diğerlerinin aksine bir villain havası verilmemiş. Lydia Teyze bu pozisyon için çok daha uygun sanki, sistemin çarkında Fred kadar büyük bir rolü olmasa da.

Lydia Teyze: Damızlık kızları düzene adapte eden ve boyun eğmesini sağlayan beyin yıkayıcılardan biri. Hemcinslerine ve kendilerine hükmeden ataerkil sistemi devam ettirmede kadınların parmağı olmuyor değil maalesef. Lydia Teyze'nin söylemleri bizi neredeyse erkekler kadar kısıtlayıp baskılayan, hatta suçlayıp ayıplayan kimi kadın akrabalarımıza, komşularımıza, arkadaşlarımıza o kadar çok benziyor ki...

Serena Joy: Komutan'ın kısır eşi. Bana kalırsa kitabın en sevimsiz karakteri. Gilead'ın güç sahibi kadınlarından biri olmasına rağmen zedelenmiş gururunun zaafını taşıyor. Bunun öfkesini Offred'(ler)den çıkarıyor. Bir yandan da empati duymadan edemedim.

Moira: Hikayenin 'asi kahraman' materyali bu kadında birleşmiş. Bu yazıyı okuyanların kitabı okuduğuna eminim ama ne olur ne olmaz, spoiler olmasın diye akıbetini açık etmeyeceğim. Daha çok yazarın ana karakter olarak neden bu kadını seçmediğine kafa yoralım bakalım. Çünkü Atwood hanım akrep burcu, Moira hiç onun stili olmazdı. Şaka şaka, yarattığı dünyayı Offred aracılığıyla çok daha derinlemesine ifade edebildiği için diye tahmin ediyorum.

Dizi Adaptasyonu

Damızlık Kızın Öyküsü'nün film, dizi gibi birşeylere uyarlanacağı haberlerini hayal meyal hatırlar gibiyim. Ama ne zaman ki diziyi çekip fragmanını yayınladılar işte o zaman heyecandan taklalar attım. Fragman sadece yarım dakika olmasına rağmen insanın içine işleyen, tokat gibi çarpan bir özelliği var. Aslında Atwood'un yarattığı etkiye çok benziyor, sadece daha sinematik versiyonu. O yarım dakikayı nefesimi tutarak izledim. Belki de kalbim yerinden çıkacak gibi mi demeliyim? Tüylerimi diken diken ettiği kesin.

Sadece fragmandan anlaşılıyor ki, kitaptaki atmosferi çok iyi yakalamışlar. Karanlık ya da depresif demek istemiyorum, bana göre ne kitap ne de dizi tam anlamıyla bu tonda. Vurucu ve çarpıcı diyerek kolaya kaçayım. Abartısız ama dramatik. Hiç ifade göstermeden tüm o kompleks duyguları kat be kat daha yoğun yansıtmayı başarmışlar. Bunun için çok fazla geniş açılı yakın plan çekimleri kullandıklarını anlatıyorlar. Hatta o kadar yakın ki başroldeki Elisabeth Moss kıpırdayamıyormuş bile.

Şimdilik gördüğüm kadarıyla bir takım değişimler var. Offred'in karakteri kitaptaki kadar pasif değil (tempoyu yüksek tutmak için isabetli bir karar bence). Kitapta bilinçli yerleştirilmiş bir beyaz hakimiyeti varken dizide siyahlara da rol verilmiş. Ve muhtemelen amca ve teyze olması gereken Serena Joy ile Komutan gayet genç ve Allah gibiler maşallah. Bu hikayenin gidişatını değiştirmez belki ama bizim hikayeye olan bakışımızı değiştirebilir. Bakalım nasıl kotaracaklar.

Neyse, sinematik detaylar, oyuncu seçimleri vs diziyi tamamladıktan sonra gelsin bakalım. Şimdilik bitirelim ama beni rahatsız eden bir konu hakkında içimi döktükten sonra.

Bu tarz kurgular söz konusu olduğunda ekibe yöneltilen popüler bir soru peydahlandı son zamanlarda: feminist bir yapım mı?

Handmaid's Tale ekibi bence burada çuvallıyor. Hepsi ya bir şekilde bu soruyu geçiştiriyor ya da inkar ederek cevaplandırıyorlar. Neymiş efendim hikaye feminist değilmiş, insanı anlatıyormuş çünkü kadınlar da insanmış. Ya sabır. Ee bu hikaye feministler arasında neredeyse efsane, onu ne yapacağız? Kadın hareketiyle birazcık ilgilenen birisi okumadıysa bile mutlaka duymuştur. En az distopik özelliği kadar ön plana çıkan bir unsur. Buna feminist diyemeyeceksek ya neye diyeceğiz acaba? Ayrıca bu yapımı para verip izleyecek olanlar yine feministler, ekip istediği kadar nafeminist(?) kitleye yanlasın.

Margaret Atwood "Bu SADECE feminist bir hikaye değil, AYNI ZAMANDA insanların da hikayesi" diyerek bunların arkasını toparlamaya çalışmış biraz. Atwood diyor ki, bu hikaye insanların kafasındaki feminizm algısını yansıtsaydı kadınların hepsi güçsüz ve mağdur, erkeklerin hepsi güçlü ve otoriter konumda olması gerekirdi. Ama Gilead hiyerarşisinde bazı kadınlar bazı erkeklerden daha imtiyazlı ve güç sahibi. Elbette kendisi bu konuda çok haklı ama zaten feminizm sınıf, etnisite vs gibi unsurlardan kopuk değil ki. Atwood'un romanı kesinlikle birçok toplumsal konuya eleştiri sunuyor. Ama rejimin kadınların üremesi üzerindeki hakimiyetine odaklanan bir hikayede feminizmden bahsedemeyişimiz komik doğrusu. Yapımcıların ve dizi ekibinin aldığı saçma bir karar herhalde diye varsayıyorum. Ama böyle şeyler hevesimizi biraz kırıyor doğrusu.

Her şeye rağmen, diziyi dört gözle bekliyorum. Sezon bitene kadar sabredip hepsini birlikte izlemeyi planlıyorum. Yoksa her hafta 1 bölüm izleyip bekleme döngüsüne girmek seyir keyfimi olumsuz etkileyen bir şey. Bakalım iradem bu savaştan alnının akıyla çıkacak mı...


14 Şubat 2017

Outlander Part V: Diana Gabaldon 'Yabancı' Serisi

Önceki Outlander yazıları:


Birçoğumuz Outlander'ı 2014 yapımı dizi uyarlamasıyla tanıdık. Aslında yıllar önce, 1991'de yayınlanmış, Diana Gabaldon'un kaleminden çıkma bir kitap serisi. Türkçe'ye 'Yabancı' olarak çevrilmiş. Gabaldon'a göre ilk kitabı tamamen kitap yazmanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek amacıyla yaratmış. Popüler olunca da devamı gelmiş. Hatta şu anda her biri ansiklopediden hallice 8 kitap bulunuyor ve 10. kitapla birlikte sonlanacak.

30 küsur yıllık macerasına bu kadar istikrarlı devam etmesinde sadık fan kitlesinin de payı vardır elbet. Dizi adaptasyonuna gösterdikleri ilgiden anladığım kadarıyla çoğu orta yaş ve üstü kadınlar. Dizi kitlesi bu kadar kendini adamış değil sanıyorum. Neden özellikle kadınlara hitap ettiği konusuna dair zaten bir önceki postta biraz kafa yormuştum. Ama kitaplar biraz daha farklı bir durumda. Ve bundan hiç memnun değilim. O kısma da birazdan geleceğim. Hemen negatif bir başlangıç yapmayalım, dur hele dur.

Beğendiğim yönleri

Öncelikle Diana Gabaldon'ı takdir etmek istiyorum -kendisini eleştirdiğim yönleri olsa da. Doğa bilimi alanında eğitim almış ve akademik çalışmalar yürütmüş, medikal alanda dersler vermiş, teknoloji alanında makaleler yayınlamış... Kadında malzeme bol belli ki. Kitaplara şöyle bir göz atanlar bile anlamıştır. Bu kadın kitaplarında ıncık mıncık detaylara girer, uzun uzun tarih ve bilim nutukları çeker ve tek bir kitaba beynin alabileceğinden daha fazla macera sığdırır. Sanırım bu sürekli hareket halinde olma, beladan belaya koşma işinde okuyucuya biraz mola verdirme amaçlı olarak kullanıyor bu (sıkıcı) bilimsel yönünü. Ya da kadın tam bir geek ve öyküyü öylesine araya serpiştirme amaçlı kullanıyor. Bir de sadece Harlequin kitaplarında karşılaştığımız türden ağır mı ağır bir romans ve seks de koy araya. İşte böyle çorba bir tür yaratmış kadın. Kendisi de bu kategori çeşitliliğiyle gurur duyuyor. Sanırım bundan hoşlanıp hoşlanmamak kişiye göre değişen bir şey. Tabii çoğunlukla erkekler kitaptaki tonla materyali görmezden gelip romansa takılıyorlar, sırf bu yönü yüzünden küçümseyip edebi değeri olmadığını iddia ediyorlar. Ne diyeyim, çükünüz düşsün...

Bana kalırsa malzeme bolluğu bazen konudan sapıp kafamızın karışmasına sebep olabiliyor ama bu geek kısımlar kimi zaman eğlenceli de ha. Özellikle Claire'in botanik monologlarını sevdim. Ama dizide -çok şükür- üstünkörü geçilen Frank'in tarih nutukları ile Jamie'nin soy ağacı ve Klan muhabbeti kimi zaman sıktı. Sonraki kitaplarda bu kısımlar hikaye bütünlüğünün bozulmaması için daha dikkatli yerleştirilmiş.

Dizi Craign Na Dun taşları gibi bazı öğeleri belirsiz bırakıp izleyiciye 'doğaüstü' olarak sunuyor değil mi? Eh, Diana Gabaldon bilim insanı kimliğiyle bunları en ince ayrıntısına kadar açıklamış. Kitaplar deli gibi uzun olduğu için atladığım bazı kısımlarda bu tarz bilimkurgu öğeleri olduğunu biliyorum. Mesela Loch Ness Canavarı'na dair geliştirdiği teoriyi çok sevdim. Kim bilir bunun gibi kaç tane eğlenceli ayrıntıyı kaçırdım... Ama pişman değilim, yoksa şu an hala 1. kitabın yarısında olacaktım.

Outlander serisi bize Claire başta olmak üzere müthiş kadın karakterler armağan etti. Bütün adamların kitaplar boyunca mansplaining yapmasından pek rahatsız olmaması ilginç doğrusu ama kendisi de en az bu adamlar kadar akıllı ve donanımlı bir kadın. Jenny, Geillis ve hikayeye sonradan dahil olan Brianna ve Marsali gibi kompleks kadın karakterler bütün bu adamların içinde kurtuluşunuz oluyor. Daha çekimser kalan dizinin aksine tamamen kadın gözünden yazıldığını çok belli ediyor. Bol bol Jamie ve şövalyeliklerine maruz kaldığımız kısımlarda bile.

Beğenmediğim Yönleri

Kadın gözünden devam edeyim. Eğer dizide fazlasıyla tecavüz olduğunu düşündüyseniz kitaplara bakmanız gerek. En başta göz bebeğimiz, centilmen Jamie. Tam bir hayal kırıklığı. Besbelli ki Diana Hanım evlilik içi tecavüzü pek ciddiye almıyor, hatta seksi buluyor. Bir röportajında seksin bir iletişim biçimi olduğunu, aşkın ifadesi olabileceği gibi başkaları üzerinde hakimiyet kurma biçimine de dönüşebileceğinden bahsetmişti. Mantığı doğru olsa da yaklaşımını sevmiyorum. Hayatın bazı gerçeklerinden hiç bahsetmeyecek değiliz elbette ama normalmiş gibi, hatta yer yer çekici halde sunulmasının sorunlu olduğunu düşünüyorum. Dizi burada kusursuz olmasa da daha iyi bir iş çıkarıyor. 1. sezonun son bölümlerine bakarsak tecavüzün travmatik boyutlarını ele alması başarılı.

Biraz daha Jamie konusunda mızmızlanacağım. Bu kitap-Jamie'sini hiç sevmedim ya. Şu cezalandırma meselesi, yani evet, Jamie'nin Claire'i dövdüğü gerçeği. Dizi-Jamie'nin pişmanlığını hissedip affetmek daha kolay ama kitap-Jamie için onlarca sayfa bahane ayrılmış. Jamie'nin tamamen haklı olduğunu düşünmesi ve sadece Claire'e gönülsüz verdiği sözden dolayı el kaldırmıyor oluşu beni delirtiyor (tabii tecavüzleri saymazsak). O dönemde çocuklar da dövülerek yetiştirilmiş, doğrudur. Ama yine aynı yere geliyoruz. Eğer tarih kitabı yazmıyor, belgesel filmi çekmiyorsan "alın işte eski çağlarda bunlar oldu, iyi mi kötü mü kendiniz karar verin" diyemezsin. Hikaye anlatıcısı rolüne büründüysen bunun sorumluluğunu almak zorundasın.

Jamie'ye sürekli hayranlık duymamız gerektiği empoze edildikçe bana afakanlar bastı. Şövalyeliklerini hep takdir etmemiz, ukalalıklarına gözlerimizden kalpler çıkarak iç çekmemiz bekleniyor. "Jamie 'hayır'ı cevap olarak kabul edecek adamlardan değildi" cümlesini romantik mi bulmamız gerekiyormuş? Yok artık. İşi kahramanlığa getireceksek, Claire de onlarca kez Jamie ve diğer adamların kıçını kurtardı. Ama kimse ona minnettar değil, hatta baş belası muamelesi görüyor. Bu açıdan dizinin yapımcısı Ron Moore'un gerdek gecesi bölümünden kaldırmak istediği kibirli Jamie repliklerine hak vermeden edemedim. Ama kitabın fanı senarist kadınların itirazları doğrultusunda bunları olduğu gibi bırakmışlar. Eh, en azından "ben kadın gönlünden anlamam" deyip geri çekildiği için sevineyim bari.

Üzülerek söylemem gerekiyor ki, dizide hayran olduğum Claire'i kitaplarda aynı şevkle sevemedim. Aynı replikler, aynı karakter. Bir yandan da çok farklılar. Claire'in beynini kullanarak adapte olması, zor şartlar altında pes etmemesi onun benliğini oluşturan özellikler. Ama dizi-Claire'deki olgunluğu kitap-Claire 50 yaşına geldiğinde bile göremedim. Hazırcevap çıkışları ve huysuzluğu eğlenceli olsa da "taming of the shrew" misali bir evcilleştirme kaygısıyla ortaya konmuş sanki. Dizi-Claire ise zarif karakterine rağmen daha dikbaşlı, gururlu ve bağımsız. Jamie ile olan ilişkisini domine eden taraf dizide Claire, kitapta ise tam tersi. Ben diziyi tercih ediyorum.

Diana Gabaldon'un yazım üslubu da kitapların dünyasına giremeyişimin bir başka sebebi. Kötü yazdığını düşünmüyorum ama o 'yetenekli yazar' büyüsü yok sanki. Hayal gücü belli ki geniş, donanımlı ve araştırmacı bir karaktere de sahip. Ama işte kimi yazarın her daim, kimisinin zaman zaman ortaya çıkardığı vuruculuğu onda bulamadım. Kitapta bizzat ayrıntılarıyla okuduğum sahnelerin duygu yoğunluğunu, etkisinin ne denli büyük olduğunu ancak dizide görebildim. Üstelik bu tarz içsel konularda sinema dilinin daha zayıf kaldığı söylenir hep. Bu yönden yine dizi kazanıyor.

Yazarın ilk kitap yayınlananan kadar hiç İskoçya'da bulunmadığı ayrıntısıyla bitireyim. Tuhaf değil mi? Bunu beğenip beğenmemek de size kalmış artık.

Bağlantılı Outlander Postları:


13 Şubat 2017

Outlander Part IV: Kadın Bakış Açısı

Outlander hakkında en çok tartışılan konulardan biri de kadın bakış açısının başarısı (ve kimi zaman da başarısızlığı). Kimisi için bir feminist manifesto, kimisi içinse cinsiyetçiliği üstünden atamayan bir vakit kaybı. Bence her ikisi de değil, ama ikisini de biraz içeriyor. 

(Hikaye ve karakterleri daha ayrıntılı okumak istiyorsanız önceki Outlander postlarına bakabilirsiniz.)

Ana karakterin bir kadın olması, uyarlandığı kitapların bir kadın tarafından yazılması ve yapımda kadınların da söz söylemesi bu dizinin kırılma noktalarından. Şiddet, macera ve tarih öğelerine ağırlık verilmesine rağmen "kız dizisi" diye küçümsenmesinin sebebi bu sanırım. Diğer yandan da tecavüz kültürü bütün gerçekliğiyle orada duruyor. 

Ekşi sözlük'e ya da sosyal medyaya biraz bakarsanız dizinin büyük bir potansiyeli olduğunu ama bunu aşk ve duygusallık gibi güya saçma şeylerle falan harcadıkları iddia eden bir sürü yorum bulabilirsiniz. Bu insanlar Outlander'ı Game of Thrones'la karşılaştırır genelde, daha doğrusu karşılaştırılamayacağını söyler. GoT'da benzer seviyede şiddet, seks ve çıplaklık içerdiğini kabul ederler ama duygusal yoğunluğunu komik bulurlar. Sağlam ve ilgi çekici hikayesini, erkeklerin tekelinde bulunan bilimkurgu ve macera öğelerini falan ellerinin tersiyle iterler. Meeeh kız disi bu yav diye burun kıvırırlar. Neden? Çünkü romans var. Çünkü seksi pornografik bir unsur ya da tecavüz olarak sunmuyor. Çünkü kadın bedenini rastgele sergilemiyor. Çünkü hikayenin odağında güçlü bir kadın var.

Güya kadınların sevdiği pembe ve parlak şeylerden uzak olmasına rağmen bütün fan kitlesinin kadın olması ilk başta bana garip gelmişti. Biz leş gibi testosteron kokan yapımları objektif gözle izleyip alkışlarken erkeklerin en ufak bir kadın bakış açısına tahammül edemediği gerçeği yine tokat gibi çarptı. Eh, bu da sadece toplumda değil sinemada, medyada dahi erkek egemen zihniyetle neden mücadele edilmesi gerektiğinin başlı başına bir kanıtı sanırım. Bıktık be kardeşim. Feminist olmaktan bu kadar uzak bir diziyi bile savundurması büyük rezillik. Şu gün bile Claire'in 1700'lerde karşılaştığı kadınları dışlayan mantıktan pek uzak değiliz valla.

Braveheart'ı ele alalım mesela. Ne alaka değil mi? Eh, İskoçya'nın özgürlüğü gibi bir konuyu tarihi düzlemde işlediği için benzer noktaları var, karşılaştırma yapabilirim sanıyorum. Hatta benzer noktalarından biri de romans, hem de bol keseden. Ama tamamen erkek bakış açısına sahip olduğu için bu sefer "ufff kız şeyi bu, izlenmez ki" diye kimsenin diline pelesenk olmuyor. Braveheart'ın ne kadar cinsiyetçi ve LGBTİ düşmanı olduğuna girmeyeceğim. Sadece hiçbir kadının hikayesine rastlamayışımız bile aradaki farkı anlatmaya yeter sanırım. Yani baş karakterin yatağını ısıtıp onun çocuklarını doğuracak kadınlar dışında diyorum, ama onların da kendi hayatları üzerinde hak sahibi olduklarını ya da iradelerinin erkeklere hizmet dışında kullandıklarını asla göremiyoruz. Süs ve damızlık olarak oradalar. Hayvanları patır patır harcamakta sorun görmeyen bir yapımdan başka ne beklersin... Outlander eski çağlarda bağımsız bir kadının hikayesine odaklandığı için alıştığımız kalıplara uymuyor ve izleyici kitlesi daha kısıtlı oluyor haliyle.

Dizinin tartışmalı bir başka yönü daha var: tecavüz. Diana Gabaldon'un kitaplarında çok daha fazla barındırması beni epey üzmüştü. Özellikle evlilik içi tecavüz ve şiddeti diziye yansıtılandan daha fazla normalleştirmiş. Zira yazar hanımın pragmatik tavrından pek hazzetmiyorum. "O yıllarda kadınlara bakış açısı böyleydi" mantığında haklılık payı olsa da konuyu suistimal etmek için bahane ediliyor çoğunlukla. Tecavüz toplumda yokmuş gibi davranmamız gerekmiyor, önemli olan bunun sunuş biçimi. Ama yukarıda bahsettiğim kadın bakış açısını hikayeye katan asıl kişi olduğu için bir yandan da saygı duymadan edemiyorum.

Tabii 1. sezonun ciğerimizi söken son 3 bölümüne değinmeden bu konuyu geçemem. Biraz spoiler da var, uyarmadı demeyin. Mainstream bir dizide tecavüz kurbanının erkek olması pek alışık olmadığımız bir durum. Belki de Outlander'dan bu kadar etkilenmemin sebebi de budur. Cinsel şiddetin travmatik boyutlarını baştan sona ele almışlar. Ama gel gör ki Claire ve hikayedeki diğer kadınların maruz kaldığı benzer durumlarda bu denli doğru duruş sergilenmemiş. Buradaki çifte standarttan biraz rahatsız olmadım değil. Tecavüz erkek için ne kadar travmatikse kadın için de öyle olmalı. Ya da yazarlar/yönetmenler bu sularda yüzmek zorunda değiller, altından kalkamayacağınız şeyleri yapmayın kardeşim.

Dizinin yaratıcısı Ron Moore'un hakkını yemeyelim, hikayeyi elinden geldiğince steril bir şekilde yansıtmış. NİSPETEN daha politik doğrucu davranmış, hassasiyet göstermiş. Yapımcı kadınların da aktif yer alması, kritik bazı bölümlerin kadın yazar ve yönetmenlerin elinden çıkması güzel bir ayrıntı. Zaten tecavüz sahnelerini seksi değil de tiksindirici şekilde ifade edebilen -özellikle Claire ve Black Jack sahneleri için konuşuyorum- ve başarıyla kotarabilen bölümler kadınların elinden çıkmış.

Sekste kadın hazzına odaklanılması da kulvarındaki diğer dizilerde pek sık görmediğimiz bir olay. Yine yapımdaki kadınların varlığına borçludur desek abartı olmaz sanırım. "Düğün" bölümünün efsane haline gelmesinde hem senaryo, hem de yönetmen koltuğunda kadınların oturmasının payı büyük. Erkeklerin yazıp yönettiği bir bölümdeki oral seks sahnesinin Caitriona Balfe'nin eleştirisi ile değiştirildiğini okudum. Ve gerçekten de bu birkaç dakikalık sahne rastgele ortaya atılmış pornografiye dönüşmekten ziyade hikayeye derinlik katıyor. Ron Moore'un ekibinde kitap fanları ve kitabı okumayanlar arasında oluşturduğu dengeyi kadın-erkek arasında da bir nebze görmek umut verici. Yetmez ama evet. Pardon bugünlerde direkt hayır diyorduk.

Outlander bütün eleştirilecek yanlarına rağmen benzerlerine kıyasla daha iyi kotarıyor, en azından bu konuda. Şurada yazılan makalede bahsedildiği gibi, Outlander'ın kadın bakış açısı onu kötü değil özel yapıyor. Hatta bu kısmı gerçekçilik katıyor, özellikle pornografik Hollywood seks sahnelerine iyi bir alternatif sunmasıyla. Tabii kadınların sevdiği şeyler ciddiye alınmadığı için biz bize takılacağız ama kime ne? Herhalde dizi izlemek için de erkeklere ihtiyacımız yok.

Bağlantılı Outlander Postları:

12 Şubat 2017

Outlander Part III: Sezon 1 ve 2

Sezon 1

Outlander dünyası her kitapta nasıl değişiyorsa sezonlar da birbirinden o kadar farkı. İzlememe vesile olan bu başlangıç hikayesi her zaman gönlümün bir kenarında ayrı olarak kalacak. İlk sezonun kasvetli İskoç havasıyla, yemyeşil manzarası ve kilt muhteşemliğiyle birlikte sevdim ben bu diziyi. O yüzden favorimin hangisi olduğunu tahmin edebiliyorsunuz sanırım. Hatta 1. sezonu yarıya bölüp ayırıp iki farklı sezonmuşçasına farklı zamanlarda yayınlamışlardı (iki posterde yaptıkları küçük oyuna rispek). İşte çoğu kişinin pek sıkıcı bulduğu bu ilk yarıdaki başlangıç bölümlerini seviyorum ben. Claire'in şaşkınlığını ve kapana kısıldığı bu dünyadan kurtulmaya çabasını her seferinde hevesimi kaybetmeden izliyorum.

İlk sezonun sevdiğim yanlarından biri de hikayeyi Claire'in bakış açısından görmemiz. Bunu yazdığım 4 postta da sık sık söyledim ama Caitriona Balfe'in o sakin ama dramatik anlatışını çok seviyorum. Üzgünüm Jamie ama benim için her zaman 2. karakter olarak kalacaksın.

Kitapları okuduktan sonra yapımcıları senaryo konusunda takdir ettim. Diana Gabaldon'un kitaplarında bir sürü malzeme var ve bunlardan en gerekli olan kısımları alıp okuyucu bayan kısımları atmışlar. Kitapta büyük yer kaplayan flashbackler sinema diline daha iyi yansımış. Replikler ve olaylar nerdeyse aynı kalsa da bunların yerlerini stratejik biçimde değiştirerek daha iyi bir etki yakalamışlar bana sorarsanız. Özetle, hikayeyi uyarlarken doğru şekilde kırpmışlar ve yaptıkları değişim daha başarılı bir olay örgüsü oluşturmuş.

En sevdiğim bölümler: 1x01 Sassenach, 1x11 The Devil's Mark ve tabii ki ekranda kadın cinselliğine yeni bir perspektif getiren 1x07 Wedding.

Sezon 2 (bol spoiler içerir!)

2. sezonla birlikte radikal değişimler başlıyor. İlk bölümde timelapse yaparak Claire'in geleceğe, kendi zamanına dönmesiyle zaten bir şok yaşıyoruz. Ardından da 1. sezonun kaldığı yere geri döndüğümüzde Fransa gibi çamurlu ve primitif İskoçya'dan oldukça uzak bir ülkeye gidiyoruz. Outlander konseptinden kopmamak için ellerinden geleni yapmışlar ama sonuçta bu bir kitap adaptasyonu ve hikayeye bağlı kalmak zorundalar.

Kesinlikle İskoç ekoselerini ve solgun tonlu yünleri tercih etsem de kostümcünün çok iyi iş başardığı ortada. Bir röportajında Claire'in nereye giderse gitsin biraz uzaylı kalacağını, bu yüzden şatafatlı Fransız kıyafetlerini 1940'lar stiliyle harmanladığından bahsetmişti. Bu gerçekten de seyirciye yansıtabildikleri bir şey. Bir yandan kostüm ve mekanların canlılığı hikayede de kendini belli etmiş. Daha esprili, light bölümler ağırlıkta ama ben ciddi ve dramatik havasını tercih ederim.

Dağda bayırda geçen 1. sezondan sonra iç mekanlarda ve şehirde geçen bu yeni sezon beni çok sarmadı açıkçası. Macera ve aksiyon azaldı, daha ziyade plan ve stratejiye odaklanıldı. İşte Jamie burada Claire'den daha ön plana çıkıyor. Claire gibi tutkulu bir kariyer kadını evde hamile yatmaktan hoşlanmıyor tabii, bir hastanede çalışmaya başlıyor. Kan, hastalık, kopan uzuvlar ve Claire'in soğukkanlı bilgeliğine tekrar kavuştuğumuz için çok mutlu oldum bu kısımlarda. Ama Jamie'nin işe çomak sokmasına gıcık olmadım değil. Akşamları eve geldiğinde erkeğini pohpohlayıp şakaklarını ovan bir eş bulamadığı için kıskanç koca atarları yaptı falan, kendinden biraz soğutmadı değil. (Hatta 3. sezonun neredeyse yarısı Jamie'nin gözünden anlatılacağı için yeni Outlander'ı dört gözle bekliyorum sayılmaz.)

2. sezonda bir yandan kadro da genişliyor. Dominique Pinon ve Stanley Weber gibi oyuncular teşrif etmişler. Fransa Kralı Louis XV de güzel bir ayrıntı olmuş. Bir yandan da çiftimizin aşkının meyvesi Brianna ile karşılaşıyoruz, 20 yaşlarında bir genç kız artık kendisi. Açıkçası burada oyuncuyu biraz yadırgadım. Kızıl saçı gibi önemli bir öğe çok geri planda kalmış, hatta boya sanırım. Ayrıca yetişkin olmasına rağmen ergen huysuzluğu var bu hanımda. Konuşma tarzını falan azıcık Bella Swan'a benzetmedim değil. Üstelik kendisi öyle hikayede birkaç bölüm kalan bir yan karakter değil, sonraki sezonlarda daha büyük rol oynayacak.

Hikayenin gidişatında biraz sıkıntılı bulduğum kısımlar oldu. Daha politik bir sezonla karşı karşıyayız ama azcık saçmaladıklarını düşündüm valla. İskoç kültürü ve klan hayatının yok olmasına sebep olan Culloden Moor savaşını durdurmak için isyancı Prens Charlie'yi ikna etmeye çalıştılar ve bu sırada işe yarabilecek birçok fırsatı teptiler. Sezonun sonlarına doğru yaklaşan savaşı durduramayacaklarını anlayıp ölmek pahasına savaşmaya karar verdiler. Şartların böyle geliştiğinin farkındayım ama çok akıllıca gelmedi. Aylarca kaçınmak için uğraşıp sonunda bodoslama dalmak gibi oldu bu. Koskoca sezon boşuna mıydı yani?

En sevdiğim bölümler: 2x7 Faith, 2x13 Dragonfly in Amber, Diana Gabaldon'un kaleminden çıkıp içimizin yağlarını eritmeyi başarabilen intikam öyküsü 2x11 Vengeance Is Mine.


Bağlantılı Outlander Yazıları:

11 Şubat 2017

Outlander Part II: Karakterler

Bir kurguyu sevmek için karakterlere de bir yakınlık duymak gerek. Kendi açımdan konuşayım, karakterleriyle empati kuramadığım, hoşuma giden bir yanını bulamadığım hikayeler dünyanın en sanatsal yapıtı olsa dahi beni içine çekemiyor. Buna ihtiyacınız yoksa ne güzel, tarafsız bakabilirsiniz. Ama ben böyle değilim, gayet insani zaaflarım var. Outlander'ın başlı başına yerleri gökleri sallayan bir hikayesi yok ama ana karakteri başta olmak üzere ilgimi çeken bir sürü karakteri var. Bugün biraz onlardan bahsedeceğim.

Bağlantılı Outlander Yazıları:

Claire

Hikayeyi bizzat kendi bakış açısından duyduğumuz, hemen her sahnede birlikte olduğumuz ana karaktere adeta tapıyorum desem yalan olmaz. Ki Claire'i sevmeseydim Outlander'a bu kadar bağlanmazdım eminim. 


Güçlü kadın deyince akla ya fedakar ve cefakar analar ya da erkek kılığına girip kılıç dövüştüren seksi kadınlar geliyor. Eh, Claire böyle değil. Bence onun gücü çevresini çok iyi analiz edip koşullara müthiş adapte olabilme yeteneğinden geliyor. Normalde bu tarz kadınlar dizilerin femme fatale'ı, kötü yan karakteri falan olurdu. Onu bunu zehirleyip X erkeğini elde etmek için sinsi planlar yapardı. Ama Claire daha çok bir 'survivor'. Soğukkanlı olsa da kesinlikle kalpsiz değil, doğru olanı yapımaya çalışıyor. Zamanda yolculuk yaptığı döneme göre tam anlamıyla bir uzaylı olduğu için başına çok bela açıyor ama bunları gayet çözebiliyor da, pratik ve iş bitirici bir kadın. Hem 1940'lara, hem de 1700'ler koşullarına göre müthiş bir kariyer kadını. Biz izleyicilere de botanik ve sağlık alanındaki engin bilgilerini ara sıra bahşediyor. İşinde hırslı değil ama tutkulu. 

Oyuncu Caitriona Balfe'in Claire portresinde büyük etkisi var. Ekrandaki varlığını kaçırmak mümkün değil, ne derler, aurası şey böyle işte... Kendinden emin ve dik duruşu Claire'in karakterine derinlik katıyor. Aynı repliklere sahip olmasına rağmen kitap-Claire'e kıyasla daha olgun ve zarif bir karakter yaratmış (ama dikbaşlılığından hiçbir şey eksilmemiş). Sakin pes sesinin eşliğiyle izlediğimiz sahneler otomatikman daha vurucu hale geliyor. Kendisi orjinalinde modelmiş, ama oyunculuğunu epey iyi buldum. Donuk ifadesine rağmen Claire'in bütün duygularını bizlere tüm yoğunluğuyla net bir şekilde anlatıyor. 

Ayrıca 2 metrelik iri yarı Jamie'nin yanına minyon bir kadın seçmemeleri mantıklı olmuş. Şu anki haliyle gayet uyumlular, Sam Heughan (Jamie) ile aralarındaki kimyalarını inkar edemeyiz sanırım.

Jamie

İşte 1700'lerin çiçeği, tatlı İskoç'umuz Jamie... Kocası Frank'ten ayrı düşen Claire'in yeni love interest'i. Dürüst olduğu kadar anlayışlı ve sevecen. Sezonun başlarındaki oğlan çocuğu havasını çok sevdim, hikaye ilerledikçe olgunlaşıyor. Tam bir şövalye olduğu için Claire'e maddi ve manevi olarak büyük destek veriyor. 

Poster ve fragmanlardan gördüğüm kadarıyla Claire'le bir şekilde kaderlerinin kesişeceği belliydi ama dizi ilerledikçe ana karakterlerden birine dönüşüyor. Özellikle 2. sezonda Claire kadar kilit rol oynuyor hikayede. Açık konuşayım, ben hep Claire'in eninde sonunda kocasına döneceğini, bu yabancı olduğu yerde Jamie'nin sadece destek rolü oynayacağını sanmıştım. Tabii ki biraz yakınlaşacakları, Claire'in ufak bir kafa karışıklığı yaşayacağı çok barizdi. Ama lönk diye evlenmeleri (hadi ama, spoiler sayılmaz bu) şaşırtmadı değil. Açıkçası Jamie'yi seviyorum ama Claire bambaşka. Hikayenin Jamie'ye odaklanması sıkıyor beni, ilgimi kaybediyorum. Bu adamın başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmiyor ama Claire'in başına açtığı belalar daha ilginç hmm.


Romanlara daha sonraki postta değineceğim ama kitap-Jamie ile karşılaştırmasam olmaz şimdi. Yazar kitaplarda Jamie de Jamie diye tutturmuş, yarabbim içim bunaldı. Sürekli ne kadar harika, muhteşem ve kusursuz bir adam olduğundan bahsediliyor, hani dizide şövalyelik yapıyorsa kitapta bunun 10 misli. Dizi-Jamie anlayışlı bir beta erkeği olarak portrelenmişken kitap-Jamie çok klişe bir alfa erkeği. Sam Heughan'ın canlandırdığı masum bakışlı, saf ve çocuksu yanı ağır basan kızıl saçlı İskoç'u tercih ederim.

Geillis

Hikayede ilk ortaya çıktığından beri tuhaf bir şekilde kanım kaynadı Geillis Duncan'a. Kendisi tam bir koca öldüren Karadul. Geillis de dönemin diğer güçlü kadınları gibi cadı iftirasıyla karşı karşıya kalıyor. Benim için sakıncası da yok doğrusu, hep mistik bir karakter olarak belirdi zaten. Evet, biraz da tehlikeli. O şeytan tüyü sayesinde yaptıklarını yargılamıyorsun, onu bu karanlık yönüyle kabul ediyorsun. Yine de Claire'in etrafındaki kıllı adamlardan sonra güzel bir değişiklik oluyordu bu ikisinin arkadaşlığını izlemek.

Şimdi biraz spoiler vereceğim. Hem de 3. sezon/kitap hakkında, yani öyle ufak bir şey değil. Okuma riskini almayanlar Jenny'e geçsin. Kitapları okuduktan sonra Geillis konusunda büyük hayal kırıklığına uğradım. Diri diri yakılmamış olması güzel bir gelişme de ama karşımıza çıkan bu twist pek hoş değil. Claire'in nadir kadın arkadaşlarından, hatta kaderdaşlarından biri daha sonra düşmanı oluyor. Aman ne güzel. Ama nasıl Black Jack sevilen bir kötü karakterse Geilis de benim için bu durumda. Üstelik sırf sapkın olduğu için değil kendince bir ideal uğruna yapıyor bunları. Ve Claire'in ailesini tehlikeye atsa da bence onu seviyordu, ciddi anlamda zarar vermezdi. Ki onun için yakılmayı kabul ettiğini düşünürsek haksız da sayılmam. Bu konuda biraz hassasım ya evet. Harcadılar Geillis'i harcadılar... 

Jenny

Jenny, Jamie'nin kız kardeşi. O da bir Black Jack kurbanı ama kendini toparlamış, bir hayat kurmuş. Fraser inatçılığı ve deli cesareti onda da var. Jamie'ye kıyasla daha mantıklı ve çözüm odaklı ama. Birkaç bölüm görünmesine rağmen akılda kalıcı bir karakter. Hatta Jenny gibi baskın Outlander kadınlarını takdir ettiğimiz bir video dahi çekmişler, burada paylaşmadan edemedim:


Jenny'nin Claire'den hoşlanmaması için birçok sebep var, malum 1700'ler şartları falan... Eninde sonunda bir güven ilişkisi oluşturuyorlar. Ama her karşılaştıklarında o gelin görümce klişesinden bir türlü kurtulamıyorlar. İlkel klan adamlarıyla ne kadar iyi anlaştığını düşünürsek Claire'e bir kadın arkadaş yaratsın diye yalvarasım geliyor bazen yazar hanıma.

Frank - Black Jack Randall

Bu birbiriyle neredeyse zıt iki karakterden aynı segmentte bahsedeceğim. Çünkü ikisini de aynı kişi oynadığı gibi birbiriyle bağlantılılar.

Frank Randall, Claire'in ilk kocası nasıl tatlı biri ya, kıyamam. Claire tam anlamıyla Jamie ve Frank arasında kalıyor denemez, onun seçimi belli. Bence hikayenin Jamie ile devam etmesi isabetli bir karar, zira aşk üçgenleri berbat şeyler. Tabii kaç yıllık evliliğini hemen hiçe sayamıyor Claire, kasıtlı olarak bitirmediğini düşünürsek doğal bir refleks. Bu yüzden suçluluk hissetmesini, kendini engellemeye çalışmasını anlıyorum ama Jamie'yle beraberliğini sadakatsizlik olarak görümüyorum. İki alyansı da parmağından çıkarmaması sanırım sembolik olarak çok şey anlatıyor.


Black Jack, yani Jonathan Randall ise Frank'in atası, Claire ve Jamie'nin ezeli düşmanı. Böylesine iyi bir adamın nasıl bu kadar rezil bir büyük büyük büyük babası olabilir diye kendimizi yiyoruz 2 sezon boyunca. Tarihte bir Randall var mı bilemem ama İngiliz ordusunda başarılarıyla anılması manidar... Gerçek hayatta da pislikleri başarı olarak nitelendirilmiş böyle onlarca isim vardır eminim, dünyanın her yerinde. Herkes sorununu gay olmasına bağlasa da onun cinsel kimliğini sapık olarak nitelendirmenin daha doğru olduğunu düşünüyorum. O tecavüzün bir şiddet biçimi olduğunun farkında ve bunu ezmek istediği herkes üstünde kullanmaktan büyük haz alıyor.

Frank ve Black Jack'i oynayan Tobias Menzies'in dönüşüm yeteneğini de takdir etmeden geçmeyelim. Yapımcılar casting anılarını anlatırken 1940'lar trençkotu ve şapkasıyla nazik bir beyefendiden kırmızı ceketi ve uzun saçıyla nasıl psikopata dönüştüğünden bahsediyorlar. Hakikaten de adam parmağını bile oynatmadan bambaşka biri haline geliyor. Daha birkaç dakika önce Frank'le birlikteyken Black Jack ortaya çıktığında kafamız bile karışmıyor. Onun başka biri, muhtemelen akrabası ya da atası falan filan olduğunu şıp diye anlıyoruz. Bence Claire ile birlikte karakterini en iyi ifade eden oyunculardan biri. Aferin, aferin...

Bağlantılı Outlander Yazıları: