The Autopsy of Jane Doe (2016)

Uzun bir dönem korku türüne pek bulaşmadım. Özellikle ölülerle uğraşacak gücü hiç bulamadım, hele ki kendi rüyalarımda (ve uyanıkken) yasla boğuştuğumu düşünürsek... Üzerinden 2 mevsim geçmişken eskisi kadar rahatsız olmadığımı farkedip yine aranmaya başladım. Jane Doe'nun otopsi fragmanı ilgimi çekti. Konu klişe olsa da farklı bir hikaye anlatacakları izlenimi verdi. Eh, bir anlamda örümcek hislerim beni yarım bırakmadı. Seçebilecek en kötü filmi seçmişim, güzel ve inanılabilir bir "yaşayan ölü" hikayesi çünkü. Ha yok zombi değil ama.

Filmin adı, posteri, fragmanı zaten bütün hikayeyi yeterince ele veriyor. Bu o müthiş zekice yazılmış, ters köşeci senaryoya değil izleme deneyimine odaklanan bir film. Kimliği bilinmeyen bir genç kadının cesedi kanlı cinayetlerin işlendiği bir evin bodrumunda 'tesadüfen' bulunuyor ve esas karakterimiz tarafından gerçekleştirilecek otopsiye gönderiliyor. Baba oğul hep birlikte -ileride başlarına geleceklerden habersiz- kollarını sıvayıp başlıyorlar kesip biçmeye. Sonrasında genç kız hakkında buldukları mı daha ürpetici, yoksa bulaştıkları bu bela mı, artık ona siz karar verin.
Bu otopsi/morg teması, nedense hep genç ve güzel kadınlar konu edilerek, halihazırda birçok kez işlendi. Dünyanın en özgün teması sayılmaz. İlk aklıma gelen Christina Ricci'li After.Life oldu mesela. Tabii o çok farklı bir mesaj kaygısı taşıyordu. Bu yüzden Jane Doe'nun da alıştıklarımızdan daha farklı bir şey sunması gerekiyordu bize. Ki bu konuda başarılı da olmuş. Klişe öğeleri müthiş bir anlatımla birleştirerek alışılmıştan uzak, korkutmayı başaran bir film yaratmış. It Follows, Insidious, The Babadook gibi bilindik, eski hikayelere yenilikçi bir bakış getiren son dönem korku filmlerinin izinden gitmiş. Hatta kendi çapımda bunlara "hisli korku" diye bir lakap da taktım hatırlarsanız. Gözlemlediğim kadarıyla hepsinin ortak özelliği dijital efektlere sırtını çok dayamadan ve her dakika burnumuzun dibine çirkin bir yaratık sokmadan, bizi alttan alttan, sessizce korkutmaya çalışmaları. Ve böylece hissettiğimiz dehşet boyutunu katlamaları. Çığlık çığlığa öylecene durarak ölmeyi beklemek yerine ev değiştiren ya da kendi yöntemlerince mücadele eden, daha iyi empati kurabileceğimiz üç boyulu karakterlerle karşılaşma ihtimalimiz daha yüksektir.

Bu filmde çirkin sıfatlarıyla bööö diye bağıran gotik makyajlı ölüler yok. Yani hemen her sahnede ölü gözlerinin içine baktığımız, filme adını vermiş Jane Doe'muz hariç. Tabii kendisi tüm o ölü haliyle Allah gibi bir mankenden aşağı kalır bir yanı olmadığı için sıçratmalı korkutma öğesi olarak değil de filmin tekinsiz ve ürpertici öğesi şekilde konumlanmış. Ciddi anlamda zombisel hareketlerde bulunmaması, zararsız bir ceset kılığında, masum yüzüyle bize bakması bilinçli olarak verilmiş bir karar sanıyorum. Hayır, film ilerledikçe ondan fiziksel olarak değil bilinçsel (?) olarak korkmamız gerektiğini öğreniyoruz. Ve bu da sanırım onu diğer korku filmlerinden ayıran kısım diyebiliriz. Hayalet desen değil, zombi desen hiç değil, yaratık/canavarla alakası yok. Ama her şey onun başının altından çıkıyor. Yani bu daha ilk 10 dakikada bariz hale gelen bir durum olduğu için spoiler yedim diye endişelenmenize gerek yok, hayır.

Ama spoiler demişken, birkaç tane vereyim. Sonu hakkında biraz konuşmak istiyorum. İzlemeyenler bu paragrafı atlasın. Gizemli Jane Doe'muzun başına gelenler otopsi ilerledikçe çözülüyor ve kanımızı donduruyor. Hala düşünebiliyor ve muhtemelen her şeyi hissedebiliyor olması dehşet verici bir şey. Gel gelelim baba oğul kafadalarımız belanın içinden çıkamasın diye sonunu çok tuhaf şekilde bağlamışlar. Belki de biraz aceleye getirmişler. Çünkü hadi itiraf edelim, Jane Doe vakası çözülebilirdi. Ama bu noktada yaratıcı fikirleri bitmiş ve yüzeysel bir şekilde sonlandırmışlar. Cadı olduğu gerekçesiyle yargılanan, işkence gören, katledilen kadınlar tarihin kanayan yarası. Ve nedense korku filmlerinin çarpıtarak kullanmayı sevdiği bir konu. Yani "bakın tarihte ne barbarlıklar yapıldı :((" mesajı verirken bir de bakmışız hoop söz konusu kadın gerçekten de bir cadıymış! Yani başına gelenleri haketti mi, ne demeye çalışıyorsun? Benzer bir yorum The VVitch'te de karşımıza çıktı ve sondaki 1 dakika yüzünden kendisinden soğuttu. Yani beni soğuttu, yoksa hayranlarının gayet çok olduğunun farkındayım. Bu filmde de kadının ciğerini kesiyorlar, kafatasını açıyorlar ve bunu hissediyor. Çünkü barbarlar cadı olduğundan şüphelenip kendisine asırlardır bitmeyen bir lanet koymuş. Ama meğerse bu kadın aslında kötü biri zaten, insanoğlundan intikam almak için otopsi otopsi geziyor, organlarını kesip biçsinler diye sabırsızlıkla bekliyor. Vay canına. Aslında son sahne olmasa, belki ucunu belirsiz bıraksalar ne kadar kötü bağladıklarını bu kadar sorgulamazdım. Ama o 1 saniye ile olayı resmen ölü olmanın "avantajlarını" kullanarak önüne gelen herkese felaketler yaşatmayı kendine görev bilmiş haylaz bir kadının maceraları düzeyine indirgemişler. Ama olmadı şimdi. Neyse, bu ufakımsı şikayetimi de yazdıktan sonra hafızamdan silmeye çalışıp yok gibi davranacağım.
Ah o çan. O çan sanırım beni en çok korkutan şeydi filmde. Sisli sahnelere bayıldım. Kedili sahnede ağladım. Ve öyle deli gibi uçarlı kaçarlı olaylar yaşamasak, çoğunlukla durağan ilerlesek de bu filmde baya korktum ya. Tıpçı baş karakterleri dahil bilime gönül koymuş über mantıklı insanlara bile inandırıcı gelebilecek bir ortam var burada. Tam bir ateist killer, tebrikler.


Puanlamadan olmaz!
Konsept: 7
Hikaye: 5
Anlatım: 9
Karakterler: 5
Görsellik: 8

Genel: 7.9

Yorumlar

  1. Ben çok kötü bulmadım. Hatta kısıtlı mekanda gerilim yaratma konusunda iyi diyebilirim.
    O çan sesi bence de filmin en "geren" kısmıydı :)

    Sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bence de kötü değildi, baya sevdim. Çan sesini duyduğumda sırtımdan soğuk sular aktı resmen:)
      Sevgiler

      Sil

Yorum Gönder