14 Şubat 2017

Outlander Part V: Diana Gabaldon 'Yabancı' Serisi

Önceki Outlander yazıları:


Birçoğumuz Outlander'ı 2014 yapımı dizi uyarlamasıyla tanıdık. Aslında yıllar önce, 1991'de yayınlanmış, Diana Gabaldon'un kaleminden çıkma bir kitap serisi. Türkçe'ye 'Yabancı' olarak çevrilmiş. Gabaldon'a göre ilk kitabı tamamen kitap yazmanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek amacıyla yaratmış. Popüler olunca da devamı gelmiş. Hatta şu anda her biri ansiklopediden hallice 8 kitap bulunuyor ve 10. kitapla birlikte sonlanacak.

30 küsur yıllık macerasına bu kadar istikrarlı devam etmesinde sadık fan kitlesinin de payı vardır elbet. Dizi adaptasyonuna gösterdikleri ilgiden anladığım kadarıyla çoğu orta yaş ve üstü kadınlar. Dizi kitlesi bu kadar kendini adamış değil sanıyorum. Neden özellikle kadınlara hitap ettiği konusuna dair zaten bir önceki postta biraz kafa yormuştum. Ama kitaplar biraz daha farklı bir durumda. Ve bundan hiç memnun değilim. O kısma da birazdan geleceğim. Hemen negatif bir başlangıç yapmayalım, dur hele dur.

Beğendiğim yönleri

Öncelikle Diana Gabaldon'ı takdir etmek istiyorum -kendisini eleştirdiğim yönleri olsa da. Doğa bilimi alanında eğitim almış ve akademik çalışmalar yürütmüş, medikal alanda dersler vermiş, teknoloji alanında makaleler yayınlamış... Kadında malzeme bol belli ki. Kitaplara şöyle bir göz atanlar bile anlamıştır. Bu kadın kitaplarında ıncık mıncık detaylara girer, uzun uzun tarih ve bilim nutukları çeker ve tek bir kitaba beynin alabileceğinden daha fazla macera sığdırır. Sanırım bu sürekli hareket halinde olma, beladan belaya koşma işinde okuyucuya biraz mola verdirme amaçlı olarak kullanıyor bu (sıkıcı) bilimsel yönünü. Ya da kadın tam bir geek ve öyküyü öylesine araya serpiştirme amaçlı kullanıyor. Bir de sadece Harlequin kitaplarında karşılaştığımız türden ağır mı ağır bir romans ve seks de koy araya. İşte böyle çorba bir tür yaratmış kadın. Kendisi de bu kategori çeşitliliğiyle gurur duyuyor. Sanırım bundan hoşlanıp hoşlanmamak kişiye göre değişen bir şey. Tabii çoğunlukla erkekler kitaptaki tonla materyali görmezden gelip romansa takılıyorlar, sırf bu yönü yüzünden küçümseyip edebi değeri olmadığını iddia ediyorlar. Ne diyeyim, çükünüz düşsün...

Bana kalırsa malzeme bolluğu bazen konudan sapıp kafamızın karışmasına sebep olabiliyor ama bu geek kısımlar kimi zaman eğlenceli de ha. Özellikle Claire'in botanik monologlarını sevdim. Ama dizide -çok şükür- üstünkörü geçilen Frank'in tarih nutukları ile Jamie'nin soy ağacı ve Klan muhabbeti kimi zaman sıktı. Sonraki kitaplarda bu kısımlar hikaye bütünlüğünün bozulmaması için daha dikkatli yerleştirilmiş.

Dizi Craign Na Dun taşları gibi bazı öğeleri belirsiz bırakıp izleyiciye 'doğaüstü' olarak sunuyor değil mi? Eh, Diana Gabaldon bilim insanı kimliğiyle bunları en ince ayrıntısına kadar açıklamış. Kitaplar deli gibi uzun olduğu için atladığım bazı kısımlarda bu tarz bilimkurgu öğeleri olduğunu biliyorum. Mesela Loch Ness Canavarı'na dair geliştirdiği teoriyi çok sevdim. Kim bilir bunun gibi kaç tane eğlenceli ayrıntıyı kaçırdım... Ama pişman değilim, yoksa şu an hala 1. kitabın yarısında olacaktım.

Outlander serisi bize Claire başta olmak üzere müthiş kadın karakterler armağan etti. Bütün adamların kitaplar boyunca mansplaining yapmasından pek rahatsız olmaması ilginç doğrusu ama kendisi de en az bu adamlar kadar akıllı ve donanımlı bir kadın. Jenny, Geillis ve hikayeye sonradan dahil olan Brianna ve Marsali gibi kompleks kadın karakterler bütün bu adamların içinde kurtuluşunuz oluyor. Daha çekimser kalan dizinin aksine tamamen kadın gözünden yazıldığını çok belli ediyor. Bol bol Jamie ve şövalyeliklerine maruz kaldığımız kısımlarda bile.

Beğenmediğim Yönleri

Kadın gözünden devam edeyim. Eğer dizide fazlasıyla tecavüz olduğunu düşündüyseniz kitaplara bakmanız gerek. En başta göz bebeğimiz, centilmen Jamie. Tam bir hayal kırıklığı. Besbelli ki Diana Hanım evlilik içi tecavüzü pek ciddiye almıyor, hatta seksi buluyor. Bir röportajında seksin bir iletişim biçimi olduğunu, aşkın ifadesi olabileceği gibi başkaları üzerinde hakimiyet kurma biçimine de dönüşebileceğinden bahsetmişti. Mantığı doğru olsa da yaklaşımını sevmiyorum. Hayatın bazı gerçeklerinden hiç bahsetmeyecek değiliz elbette ama normalmiş gibi, hatta yer yer çekici halde sunulmasının sorunlu olduğunu düşünüyorum. Dizi burada kusursuz olmasa da daha iyi bir iş çıkarıyor. 1. sezonun son bölümlerine bakarsak tecavüzün travmatik boyutlarını ele alması başarılı.

Biraz daha Jamie konusunda mızmızlanacağım. Bu kitap-Jamie'sini hiç sevmedim ya. Şu cezalandırma meselesi, yani evet, Jamie'nin Claire'i dövdüğü gerçeği. Dizi-Jamie'nin pişmanlığını hissedip affetmek daha kolay ama kitap-Jamie için onlarca sayfa bahane ayrılmış. Jamie'nin tamamen haklı olduğunu düşünmesi ve sadece Claire'e gönülsüz verdiği sözden dolayı el kaldırmıyor oluşu beni delirtiyor (tabii tecavüzleri saymazsak). O dönemde çocuklar da dövülerek yetiştirilmiş, doğrudur. Ama yine aynı yere geliyoruz. Eğer tarih kitabı yazmıyor, belgesel filmi çekmiyorsan "alın işte eski çağlarda bunlar oldu, iyi mi kötü mü kendiniz karar verin" diyemezsin. Hikaye anlatıcısı rolüne büründüysen bunun sorumluluğunu almak zorundasın.

Jamie'ye sürekli hayranlık duymamız gerektiği empoze edildikçe bana afakanlar bastı. Şövalyeliklerini hep takdir etmemiz, ukalalıklarına gözlerimizden kalpler çıkarak iç çekmemiz bekleniyor. "Jamie 'hayır'ı cevap olarak kabul edecek adamlardan değildi" cümlesini romantik mi bulmamız gerekiyormuş? Yok artık. İşi kahramanlığa getireceksek, Claire de onlarca kez Jamie ve diğer adamların kıçını kurtardı. Ama kimse ona minnettar değil, hatta baş belası muamelesi görüyor. Bu açıdan dizinin yapımcısı Ron Moore'un gerdek gecesi bölümünden kaldırmak istediği kibirli Jamie repliklerine hak vermeden edemedim. Ama kitabın fanı senarist kadınların itirazları doğrultusunda bunları olduğu gibi bırakmışlar. Eh, en azından "ben kadın gönlünden anlamam" deyip geri çekildiği için sevineyim bari.

Üzülerek söylemem gerekiyor ki, dizide hayran olduğum Claire'i kitaplarda aynı şevkle sevemedim. Aynı replikler, aynı karakter. Bir yandan da çok farklılar. Claire'in beynini kullanarak adapte olması, zor şartlar altında pes etmemesi onun benliğini oluşturan özellikler. Ama dizi-Claire'deki olgunluğu kitap-Claire 50 yaşına geldiğinde bile göremedim. Hazırcevap çıkışları ve huysuzluğu eğlenceli olsa da "taming of the shrew" misali bir evcilleştirme kaygısıyla ortaya konmuş sanki. Dizi-Claire ise zarif karakterine rağmen daha dikbaşlı, gururlu ve bağımsız. Jamie ile olan ilişkisini domine eden taraf dizide Claire, kitapta ise tam tersi. Ben diziyi tercih ediyorum.

Diana Gabaldon'un yazım üslubu da kitapların dünyasına giremeyişimin bir başka sebebi. Kötü yazdığını düşünmüyorum ama o 'yetenekli yazar' büyüsü yok sanki. Hayal gücü belli ki geniş, donanımlı ve araştırmacı bir karaktere de sahip. Ama işte kimi yazarın her daim, kimisinin zaman zaman ortaya çıkardığı vuruculuğu onda bulamadım. Kitapta bizzat ayrıntılarıyla okuduğum sahnelerin duygu yoğunluğunu, etkisinin ne denli büyük olduğunu ancak dizide görebildim. Üstelik bu tarz içsel konularda sinema dilinin daha zayıf kaldığı söylenir hep. Bu yönden yine dizi kazanıyor.

Yazarın ilk kitap yayınlananan kadar hiç İskoçya'da bulunmadığı ayrıntısıyla bitireyim. Tuhaf değil mi? Bunu beğenip beğenmemek de size kalmış artık.

Bağlantılı Outlander Postları:


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder